31 Ağustos 2014 Pazar
Salaş ve Lezzetliydin Serie A
Atasözleri bir coğrafyada doğar, bazıları tüm dünyada kabul görür. "Roma bir günde inşa edilmedi" (Roma die uno non aedificata est) gibi... Tezcanlılara bir projenin kısa sürede tamamlanmayacağını ve sabır gerektirdiğini anlatır. İtalya'da futbol sezonu bugün başlıyor, biz Süper Lig onlar Serie A diyorlar ve bir günde inşa edilmeyen, 1929 yılından beri oynanan lig, bir zamanlar dünyanın en popüler ligiydi. 10 yıldır da sürekli kan kaybediyor. Tersine bir dünya Serie A'nınki atasözünün yanında. Futbolu icat etmenin kibriyle yıllarca kendi liglerinden başka ligi önemsemeyen İngilizler, Premier Lig'i kurana kadar, Almanlar, 90'ların sonunda dibe vurunca Bundesliga'yı yeniden dizayn edene kadar, İspanyollar Franco sonrası kapalı rejimin pencerelerini ardına kadar açana kadar ve Fransızlar 1998 Dünya Kupası'nı kazanıp futbolla barışına kadar, İtalya Serie A, Avrupa'nın bir numaralı ligiydi.
Çok değil 20 yıl önce İngilizler bir Manchester United-Chelsea maçı için ekran başına geçtiğinde izleyici sayısı bir milyon iken o hafta İtalya'dan yayınlanan haftanın maçı Britanya'da 3 milyon izleyiciye ulaşıyordu. Maradona'nın Platini'ye çalımı bastığı, Gullit'in Van Basten'a ara pası attığı, Baggio'nun frikiği köşeye astığı, Maldini'nin soldan bindirdiği, Zidane'in topla bale yaptığı, Ronaldo'nun tribünleri ayağa kaldırdığı, Batistuta'nın füzeleri, Del Piero ve Totti'nin forma aşkıyla şenlik yeri olan, tribünleri tıklım tıklım dolu, Avrupa'da tüm takımların korkulu rüyası kadrolara sahip Serie A'ya ne oldu peki?
Şampiyonlar Ligi'nde 1989 ile 1998 arasında bir final haricinde hep bir takımı bulunan İtalya, nasıl oldu da dört takım kontenjanını Almanya'ya kaptırdı? Bu sezon şampiyonu Juventus ikinci torbadan, lig ikincisi Roma dördüncü torbadan Şampiyonlar Ligi kurasına girerken, A.Bilbao gibi yabancısı olmayan bir takıma elenen Napoli ve Avrupa Ligi'ne bile gidemeyen 'efsane' Milan ya da dört yıl önce en büyük kupayı Mourinho ile kazanan ardından yıldızlarını bir bir satan ve kuruyup giden Inter... Çöküşün nedenleri bunlar olabilir mi acaba?
Calciopoli: Calcio, futbol aynı zamanda tekme demek İtalyanca'da. Calciopoli ise 2006'da ortaya çıkan şike skandalı. Geçmişinde iki büyük şike skandalı olan İtalyanlar, milli takımları Berlin'de Dünya Kupası'nı kaldırırken, ülke sınırları içinde patlayan skandalla boğuşuyorlardı. İnfaz için ellerini çabuk tuttular ve şampiyon Juventus'u ikinci lige yolladılar. Zirveye oynayan her takımın kadrosu dağıldı, Juventus ancak üç yıl sonra kendine gelebildi ve iletişimin internetle tavan yaptığı dünyada bu kirlilik, Serie A'yı tüm futbolseverlerin gözünde görünmez kadar güvenilmez de kıldı. Sonucuna müdahele edilen bir futbol maçını kim izlemek ister ki!
Yayın ihalesi: 80 ve 90'larda dünyanın en fazla izlenen ligi olan Serie A'yı uçurumun kenarına getiren yeni binyılın başındaki yayın ihalesi oldu. İki dijital platformun amansız rekabetinde almaları gerekenin üç katını kasalarına koyan kulüpler, platformlardan biri batıp, balon patlayınca borç batağına girdiler. Ligin yüzü kabul edilen Zidane ve Ronaldo'nun Real Madrid'e satışı, Parma, Lazio, Roma, Fiorentina'nın da aralarında bulunduğu Juventus, Milan, Inter ile tamamlanan ve "7 Kızkardeş" olarak anılan şampiyonluğa oynayan takımlar ya el değiştirdi, ya yıldızlarını sattı, ya da küçülmeyi tercih etti. Bugün Serie A, Premier Lig'in ardından yayın ihalesinde yine ikinci sırada ama bunun sebebi de ülkede hali hazırda 6 milyona varan decoder sahibinin bulunması.
Eski stadyumlar: İtalya'nın son 50 yılda efsane mertebesine ulaşmış, tarih kokan stadları, futbol endüstrisine yenik düştü. Loca kavramıyla Juventus'un yeni stadıyla tanışan İtalyanlar için stadyum demek iki kale arkası (curva) bir kapalı tribün, çokça da bir maraton tribündü. Son Şampiyonlar Ligi finalini 13 yıl önce düzenleyen ülke, Milano'daki San Siro ile 2016 finaline büyük ihtimalle ev sahipliği yapacak ama Euro 2016'yı bizim gibi kaçıran İtalyanlar bizden farklı olarak yeni stadyum inşaatı için proje bile çizdirmiyorlar.
İtalyan ekonomisi: Alitalia'nın satışı, FIAT'ın Chrysler'in çatısına girme planı, yıllarca Kappa ve Diadora gibi ülkenin markalarını giyen kulüplerin Adidas, Nike ve Puma ile anlaşması, Çin'deki ucuz iş gücüne yenik düşen tekstil sektörü, Avrupa Birliği'ne giren her Akdeniz ülkesinin insanın yaşadığı tembellik ve Sensi'den Moratti'ye, Cragnotti'den Berlusconi'ye çöken milyarlık patronlar. Hayatın zorlaştığı İtalya'da her avro artık çok değerli. Bir zamanlar en büyük yıldızların forma giyme hayalini kurduğu Serie A son üç gol kralını ülke dışına sattı. Bu sezon ligin yüzü kabul edilen Balotelli ise artık Liverpool'da.
Tribün terörü ve ırkçılık: Artan işsizlik, Kuzey ve Güney İtalya arasında bitmek bilmeyen "Gerçek İtalyan biziz" polemiği, 40 yıl önce manifestosu yayınlanan ve futbol endüstrisine direnen Ultras kültürü, deplasman yasakları, yollarda vurulan taraftarlar derken İtalya bir darbeyi de tribün teröründen aldı. Irkçılık ise ülkenin kanayan yarası. Serie A'da forma giyen siyahi oyunculara yapılan ırkçı tacizlerin listesi artık bir dosya kalınlığında. İspanya gibi İtalya da sert önlemler alsa da ırkçılık belasının önünü alamıyor.
Çizme'nin alt yapılarından artık bir Del Piero, Maldini, Totti gibi bayrak adamlar çıkmıyor, kenarından geçenler de soluğu bugünün büyüğü liglerde alıyorlar. İngiltere Premier Lig yüksek bilet fiyatlarıyla şimdinin moda burger dükkanları gibi. İspanyollar yerel mutfağı Michelin yıldızlı restoranlarda satmayı tercih ediyorlar futbol sahasında da. Almanlar ise ucuz biletleri, dolu stadyumlarıyla global 'fast food' markaları gibiler. İtalya Serie A ise her zaman salaş ama lezzetiyle meşhur bir lokantaydı. Söylesenize kim tadı tuzu olmayan, sterilden uzak bir yemeği salaş bir dükkanda yemek ister ki...
30 Ağustos 2014 Cumartesi
Hafta Sonu Naklen Yayınlar
30 Ağustos 2014 Cumartesi
14:45 Burnley - Manchester United @LigTV3
16:30 Leverkusen - Hertha Berlin @TRT Spor
17:00 Samsunspor - Giresunspor @TRT 1
17:00 Manchester City - Stoke City @LigTV3
18:00 Monaco - Lille @Tivibu
18:30 Eskişehirspor - Torku Konyaspor @LigTV2
19:00 Bursaspor - Galatasaray @LigTV
19:00 Chievo - Juventus @Tivibu
19:30 Schalke 04 - Bayern München @TRT Haber
19:30 Everton - Chelsea @LigTV3
20:00 Adana Demirspor - Tekden Denizlispor @TRT Spor
20:00 Şanlıurfaspor - Adanaspor @TRT Spor Web
20:00 Athletic Bilbao - Levante @NTVSpor Smart HD
20:00 Cordoba - Celta Vigo @NTVSpor Smart HD
21:00 İstanbul Başakşehir - Kasımpaşa @LigTV2
21:45 Mersin İdmanyurdu - Beşiktaş @LigTV
21:45 Roma - Fiorentina @Tivibu
22:00 Atletico Madrid - Eibar @NTVSpor Smart HD
31 Ağustos 2014 Pazar
00:00 Espanyol - Sevilla @NTVSpor Smart HD
00:00 Toronto FC - New England Revolution @Sports TV
00:30 Palmeiras - Internacional @LigTV3
15:00 Bordeaux - Bastia @Tivibu
15:30 Tottenham - Liverpool @LigTV3
15:30 Aston Villa - Hull City @LigTV2
16:30 Gölbaşıspor - Göztepe @Kanal 35
16:30 Mainz 05 - Hannover 96 @TRT HD
17:00 Orduspor - Kayserispor @TRT Spor
18:00 Leicester City - Arsenal @LigTV3
18:30 Kayseri Erciyesspor - Trabzonspor @LigTV
18:30 Sivasspor - Gaziantepspor @LigTV2
18:30 Freiburg - Mönchengladbach @TRT Haber
19:00 Milan - Lazio @Tivibu
19:15 Krasnodar - Dinamo Moscow @LigTV3
20:00 Karşıyaka - Antalyaspor @TRT Spor
20:00 Villarreal - Barcelona @NTVSpor Smart HD
21:00 Fenerbahçe - Karabükspor @LigTV
21:00 Benfica - Sporting Lisbon @Tivibu
21:45 Genoa - Napoli @Tivibu
22:00 Paris SG - Saint-Etienne @Tivibu
22:00 Real Sociedad - Real Madrid @NTVSpor Smart HD
22:00 Deportivo La Coruna - Rayo Vallecano @NTVSpor Smart HD
22:00 Corinthians - Fluminense @LigTV3
01 Eylül 2014 Pazartesi
00:00 Elche - Granada @NTVSpor Smart HD
03:00 Chivas USA - Los Angeles Galaxy @Sports TV
22:00 Rio Ave - Boavista @Tivibu
28 Ağustos 2014 Perşembe
Arda Uskan
26 Ağustos 2014 Salı
Süper Kupa 2014
Sezon başında ilk hedefiniz 25 Ağustos'ta Süper Kupa ve hemen ardından başlayacak Süper Lig... Bu tarihten 45 gün önce sezonu açıyorsunuz ve sahadaki 22 futbolcu için 120 dakikalık oyunda izleyene tek bir cümle söyletiyorsunuz: Hazır değiller, eksikleri var, transfer lazım... Türk futbolunun en üst düzey rekabetinde kanayan yara budur..
Evet dün Manisa'da maç başladığında nefes almayı bile zorlaştıran sıcak ve nem vardı. Ama bu şartlarda futbolun oynandığı tek yer Türkiye değil.. Galatasaray'ın kadro kurgusu, en pahalı bonservisli Bruma'yı bile kulübede tutacak kadar sorunlu... Hücumu seven, defansı zayıf denen Telles, bu performansıyla Galatasaray'ın beş yabancısından birisi olamaz. İki aydır gönderilmek istenen Chedjou ise penaltılar dahil kalesinde devleşen Muslera ile birlikte defansın en iyisiydi.
Melo, bildiğimiz Melo, 'hazırım' diyen Sneijder de hazır olmayınca Galatasaray Selçuk-Olcan-Burak üçlüsünün ayağına baktı. Fenerbahçe'de, takımı çok fazla çalıştırıyor diye futbolcuların şikayet ettiği söylenen Ersun Yanal haklıymış...Çünkü Fenerbahçe dün kadro kalitesinin yanına oyun temposunu koyamadı. Orta sahada Topal ile birlikte ilk yarıda ayakta kalan isim Emre idi... Ama o da artık kariyerinin son baharında...
Maç öncesi favori olan Fenerbahçe idi.. Böyle düşünenleri haksız çıkartan Emenike oldu.
Kaçırdığı iki net fırsat Galatasaray'ın oyunda kalmasını sağladı. Bir tarafta Galatasaray yönetimi ve sahada forma reklamı olmayan takımı, diğer tarafta sezonun flaş transferi Diego'ya lisans çıkaramayan Fenerbahçe yönetimi... Birbirlerini yaralayacak demeçler vermek yerine özeleştiri yapsalar, bir taraf, "Paramız yok transfer yapamıyoruz" demez diğer taraf da "Diego hazır değildi" demek zorunda kalmaz.. Son söz taraftara: Deplasman yasağının kalkmasını istiyorlar. Ama dün sahaya atılanlar sonrası iki taraf bu talebi toprağa gömdü. Soma hatırasına maddi manevi destek için Manisa'ya gelen iki takım kötüydü.
Hakem Abitoğlu onlardan kötüydü. Ama en kötüsü ezeli rekabeti çirkinleştiren tribünlerdi.
Penaltıları bir taraf kaçırır, diğer taraf kazanır. İsmail Kartal, giydiği ateşten gömleğin içinde lige başı dik girecek. Prandelli ise "Transfer için baskı kurmak istemiyorum" dediği Ünal Aysal'a o baskıyı kurmazsa sezon ortasında baskıyı kendi üzerinde hisseder...
İki Sıfır Eksik Olsa
Yine bir transfer mevsiminin sonuna geliyoruz. Önce bizden bir hikayeyle başlayalım. 80'lerin yıldız bir futbolcusuyla bir sohbetimde, (çok muteber bir isimdi futbol sahasında, bugün oynasa yılda 2 milyon avrodan aşağıya imza atmazdı) "Ben bir sezonda kazandığım parayla Bakırköy'de iki daire alabiliyordum" demişti. Çok tutumlu davranmamış kariyeri boyunca, har vurup harman savurmuş biraz. Eski futbolcuların bugünün starlarına bakış açısı hiç değişmez. Onlara göre, bugünün futbolcuları gereğinden fazla kazanır, üstelik öyle büyük yetenek falan da değildirler. Bir yıl oynayıp iki daire alabilen 80'lerin starının farkında olmadığı bugün yılda 2 milyon avro kazananın aslında bir rezidans satın alabildiği. Daire-redizans farkı, olacak o kadar! Avro öncesinde her ülkenin kendi kurunda açıklanan transfer bedelleri kafa karıştırırdı ama ben son 40 yılın bonservis öykülerinden dönemin para birimlerinin avro karşılığıyla yola devam edeyim. Lakin zamanının doları, lireti, markı, frankı daha değerliydi, satın alma gücü fazlaydı, avro geldi mertlik bozuldu diyenlerin itirazı da saklı kalsın. 41 yıl önce Barcelona, Johan Cruyff'u kadrosuna kattığında, kulübü Ajax'a 360 bin avro bonservis bedeli ödemişti. Şimdi bu rakama, üçüncü ligde futbolcu alamaz, alt yapıdan çıkan 18 yaşındaki çocuğa yıllık ücret olarak verseniz inanın burun kıvırır. Savoldi, İtalyan gazetelerinin arşivlerinde sıkışmış kalmış ama Bologna, Napoli'den 1975 yılında 865 bin avro karşılığı liret aldığında Çizme'de "Napoli batar, böyle gitmez" demişler. Boca Juniors'tan 7.2 milyona aldığı Maradona'yı aynı paraya Napoli'ye 1984 yılında satan Barcelona, bugün bu rakamı yıllık ücret olarak ödüyor futbolcularına. 7-8 milyon avro dediğiniz de bugünün Türk futbolunda çıkış yapan her futbolcu için istenen rakam. Üç Hollandalı'yı bir araya getiren Milan, 1987'de PSV'ye Gullit için 10.9 milyon avro ödemişti. FIAT'ın dolayısıyla Angelli Ailesi'nin yüksekten uçtuğu yıllar, 80'lerin sonu. Büyük yetenek Baggio, Fiorentina'dan koparıldığında Juventus, Floransa şehri kulübününe 13.1 milyon avro karşılığı liret ödemişti. Marsilya'ya veda edip Milan'a giden klas golcü Papin için bonservis bedeli 1992'de 16.8 milyon avro. Sampdoria'daki Mancini- Vialli ekürisini bozan Juventus'un 92'de Vialli için ödediği para 20.1 milyon avro. 80'ler ve 90'larda Serie A'ya yıldız yağdıran İtalyan patronları tahtlarını yeni bin yılda İspanyol kulüplerine ve Rus oligarklara kaptırdılar. 1997'de Ronaldo için Barcelona'ya 27 milyon ödeyen Inter, Brezilyalı yıldızı, Real Madrid'e iki katına sattı. Denilson için Real Betis'in neden 30 milyon ödediğini kimse anlamadı. İki yayıncı kuruluşun amansız rekabeti ve birinin batmasıyla sonuçlanan Serie A'nın 2000'lerin başındaki mesut yıllarında Lazio, Vieri'yi 46.5 milyona Inter'e sattı. Arjantinli klas golcü Crespo'ya ise 56 milyon ödediler. Lazio'nun başkanı Cragnotti'nin devletten 6.5 milyar dolar vergi kaçırdığı ortaya çıkınca da Crespo'lu efsane kadro dağıldı. Hikayenin son 15 yılında ise İspanyollar sahneyi kimseye bırakmadı. Figo için Barcelona'ya 61 milyon, Zidane için Juventus'a 71 milyon ödeyen Real Madrid, Ronaldo, Beckham ile 'Los Galacticos I' dönemini tamamladı. 94 milyon avro'ya Cristiano Ronaldo, 96 milyona Gareth Bale ve son olarak bu sezon 80 milyona James Rodriguez'i alan Real Madrid'e Barcelona, İbrahimoviç, Neymar ve Luis Suarez transferleriyle cevap verdi. Daha pahalı maç biletleri, sezonluk kombineler, localar, her yıl değişen üç forma, binlerce ürünün olduğu taraftar mağazaları, şifreli naklen yayınlar... 40 yılda geldiğimiz nokta, artık çift haneli rakamların da bonservis bedellerine yetmediği. İki sıfır atsak ne güzel olurdu dünya....
17 Ağustos 2014 Pazar
Almanlar Nasıl Başardı?
14 Ağustos 2014 Perşembe
Jens Lehmann Christoph Metzelder
Almanya Süper Kupa finalinden bir gece önce Jens Lehmann ve Christoph Metzelder ile akşam yemeğinden kalanlar.
Jens Lehmann
Beşiktaş’ın Liverpool’a 8-0 mağlup olduğu maçtan sonra Arsene Wenger’in söylediklerini o günlerde okumamıştım ama şimdi Wenger de hatırlamak istemez. Futbol dünyasında her zaman böyle mağlubiyetler vardır. Alman takımları da farklı yenilgiler aldılar. Wenger bugün olsa bu sözleri söylemezdi. Bu rakibi motive eder. Premier Lig’de Arsenal son kez benim kaleyi koruduğum sezon şampiyon oldu ama İngiltere’de Şampiyonlar Ligi’ne gidebilmek de her zaman zordur. Bu yüzden Beşiktaş için çok zor olacak. Demba Ba’yı aldıklarını duydum ama başka isim gelmiyor aklıma. Eğer başka bir futbolcu hatırlamıyorsam bu Beşiktaş için problem demek. Şampiyonlar Ligi için tecrübeli ve önemli futbolculara sahip olmak lazım. Wenger’in elinde iyi bir kadro var ama Beşiktaş hakkında söylediklerinden dolayı pişmandır. Şimdi elenirse o sözlerini ona bütün medya hatırlatır.
Christoph Metzelder
Jones çok tecrübeli ve çok akıllı bir futbolcudur. Dünya Kupası’nda harika oynadı ve buna elbette ki hiç şaşırmadım. Beşiktaş’ın onunla neden devam etmediğini de anlamadım. Jones lider karakterli bir oyuncudur belki de Beşiktaş’ın soyunma odasında bu havayı yakalayamamıştır. Ona lider olduğunu hissettirmeleri lazımdı.
10 Ağustos 2014 Pazar
Miş'li Hayatlarımızın Di'li Geçmiş Zamanı
Bir akşam önce Savaş'ı aramış, "Babacağım yarın sabah idmanı açmışlar." İdmanın açılması demek medyanın görüntü alabilmesi, futbolcuların antrenmandaki performansını izleyebilmesi demek. 90 dakikalık bir oyunun gerisinde dökülen emeğin, akıtılan terin gizlendiği bir futbol dünyasıyla tanışmışız son yıllarda. Ne garip değil mi? Kulüpler kendi televizyonlarını kurup, kendi haber bültenlerini yapıp, kendilerinden üçüncü şahıs diye bahseder olmuş. Onlara kalırsa kötü futbolcu yokmuş, yanlış taktik olmazmış. Fotoğraf editörü Turgut ile de konuşmuş, takım kamptan döndüğünden beri kapalı olan idmanlarda fotoğraf çekemediğinden "İyi oldu, yarın sabah oradayım babacığım" demiş. İş arkadaşlarına hep "Babacığım" diye hitap edermiş. Yine erkenden kalkmış; keşke geç kalsaymış, biraz daha uyusaymış ama kendisi gibi gazeteci olan babasından miras iş aşkı işte. Florya Metin Oktay Tesisleri'nin dört-beş kapısı varmış, eski başkan Adnan Polat bir zamanlar performansını beğenmediği futbolculara gözdağı vermek için bir röportajında "Florya'nın dört-beş kapısı var, nasıl girdilerse o kapılardan birinden çıkar giderler" demiş. O gün bilse ki Erkan o kapılardan birinden giremediği için bu dünyadan gidecek!
Onu tesislere götüren şoföre "Önce B kapısına bakalım. Gazetecilere girişi sürekli değiştiriyorlar" demiş. Haftada en fazla iki maç var ya, sponsorlar markalarının görünürlüğünün artması için sürekli organizasyonlar yapar olmuşlar futbol dünyasında. Halkla ilişkiler şirketlerinin gazeteciler mutlaka gelsin diye, yolladıkları e-postadan bir saat sonra "E-postamızı aldınız mı, geliyor musunuz? "diye telefon açtıkları sponsor davetleri işte... Yurtdışı kamplarında peşlerinden gelen gazetecilere 10 günde bir-iki idmanı açmışlar, düz koşu yapan, kondüsyon depolayan futbolcuların büyük sırrı var ya (!) onu paylaşmak istememişler. Topuk Yaylası'ndaki idmanı izlemek için her sabah 200 km yol giden gazetecilere idmanın ilk 15 dakikası sonrasında "Çıkın" denmiş, taraftarın izlediği idman medyaya yasakmış. Seçim dönemi geldiğinde gazeteci dostu olan, empati uzmanı başkanlar ve yöneticiler sandıktan zaferle çıkınca medyayı bir numaralı düşman ilan etmiş. Yanlış transferin de, az çalışan takımın da, tutmayan oyun planının da, boş yere harcanan milyon avroların da tek suçlusu spor medyasıymış. Hem zaten her muhabir yatağından yalan haber yazmak için kalkarmış, kulüpler de zorunlu açıklama yapmak zorunda kalırmış, sonra zaman gerçeği gün yüzüne çıkardığında kimse de dönüp özür dilemezmiş. Zorunlu açıklamalarla dolu sorunlu hayatlarmış işte...
Erkan, A kapısına gitseymiş keşke, orada güvenlik kulübesi kapının dışında. Gitmemiş. B kapısında durmuşlar, foto ekipmanlarının olduğu ağır mı ağır çantası gazetenin aracında, şoför kontağı bile kapatmamış, bu kapı değilse öbürüne gideceklermiş. Tesisin kapısı çok ama gazetecilerin gireceği kapının adı yokmuş. Kurumsallaşırken her şey evraklarda kalmış, insanları unutmuşlar işte. Kapı dediğin anti-terör kapısı, beş ton ağırlığında, içeride kulübün en önemli sırlarının saklandığı arşivler var ya ondan yapmışlar bu kapıyı! Geçen yıl takım şampiyon olup taraftarlar kutlama yapmak için tesislere girmeye çalışınca kırılan kapının yerine bu 'sağlam' kapıyı yaptırmışlar. Sur ördürselermiş; gazetecilerin üzerine kızgın yağ dökecek güvenlik görevlileri hazırda bekleseymiş.
Kapının ardında bir güvenlik kulübesi var ama dışardan bağırsan duyan yok, kimsenin aklına araç girişi için yapılmış kapıya insan girişini sağlayacak bir tasarım gelmemiş, duvara bir zil de koymamışlar, şimdi her apartmanda olan yüz liralık diyafon, videofon da yok. Olsa, Erkan zili çalacak, güvenlik gazetecinin geldiğini görecek ekrandan, kapıyı açacak, Erkan idmanda fotoğraf çekecek. Kapı anti-terör kapısı ama 30-40 cm açık. Yani teröristler gelse vücutlarını yan verseler kapıya, tesisi basacaklar! O kadar güvenli işte tesis! Erkan kafasını uzatmış içeriye, "İdman bu sahada mı? Bugün giriş buradan mı?" sorusunun sonunu getiremeden, kulübede oturan güvenlik görevlisi kapıyı kapatan butona basmış. Erkan'ı görse basarmıymış, görmemiş, ondan basmış, o kulübede oturan kapının uzak köşesini neden göremezmiş, cevaplayan olmamış.
Uzun yıllar Galatasaray'ı takip eden ve çok değil nisan ayında kalp krizinin bizden alıp götürdüğü usta mı usta foto muhabiri Süleyman Gültekin'in yerine göreve gelmiş Erkan. Meslektaşları, o kapı için kaç kez güvenlikle tartışmışlar, boylu boyuna açmazlar, gazeteciler ağır çantalarıyla delik gibi yerden geçmeye çalışırmış, kimse de kafasını uzatmazmış. Erkan çok tecrübeli muhabir, yüzlerce maç izlemiş, her spor dalında fotoğraf çekmiş ama o kapıda kafasını uzatmaması gerektiğini bilmezmiş. Hem zaten kapıyı yapan şirket de yerden 30-40 cm. yükseğe sensör yerleştirmiş, Erkan kafasını uzatırken bir adım atsaymış, kapı kapanmazmış, hem zaten ABD'de bu kapılarda sensör de yokmuş, bizde bu sensörleri koymuşlar ama kapıyı kapatan güvenlik görevlisinin kulübesini de kör noktaya yerleştirmişler... Dedim ya, Erkan kafasını uzatmış. Sonra? Sonrası yok!
Miş'li hayatlarımızın Di'li geçmiş zamanında artık Erkan Koyuncu. Onun atmadığı o adım için Galatasaray Kulübü'nün de, biz gazetecilerin de atması gereken çok adım var. O ilk adım için ayağa kalkın şimdi...
3 Ağustos 2014 Pazar
Camp Nou'dan Ali Sami Yen'e
Büyük transfer hamlelerinin hepsi yılan hikayesine döner yaz aylarında. Sosyal medyanın olmadığı yıllarda sabah kalkıp televizyonlardaki spor bültenlerinde, spor sayfalarında yolu gözlenen futbolcunun imza haberi aranırdı. Umut dünyasıdır, bugün gelmezse yarın gelir ile geçer gider(di) koskoca yaz. 18 yıl önce yine sıcak bir temmuzun son gününde Hagi kendisini üç yıllığına Galatasaraylı yapan imzayı attığında aldığı paranın da yaptığı fedakarlığın da bugünün profesyonel futbolunda yeri yok. 'Karpatlar'ın Maradona'sı' lakabını sevmez Hagi ama üzerine yapışmıştır, 31 Temmuz 1996'da Hagi imzayı attığında üç yıllığına aldığı para 4 milyon 400 bin dolardı. Büyük para o yıllarda, şimdi bu rakama bir yıllığına forma giyen futbolcular var memlekette. Galatasaray'ın "Sağlık kontrolüne gerek yok" dediği Hagi o gün "Olur mu? Sağlık kontrolünden geçeceğim" demiş; bir de Barcelona'ya 800 bin dolar bonservis bedelini cebinden ödemişti. Üç yıllık kontratın, beş yıla uzadığını, Hagi'nin o beş yılda neler yaptığını herkes hatırlar, kimse de bir daha dinlemek istemez. Ama sol ayağının bir roman kahramanı olduğu aşikar olan bu efsane için gelin şu soruyu soralım o zaman. 90'ların en yetenekli 10 numaralarından biri Barcelona'dan nasıl koptu? Meksika Ligi'nde forma giyip belki de 35'ini görmeden kariyerine son noktayı koyacak olan Hagi, Galatasaray'a nasıl geldi? Filmi geri saralım o zaman... Dünya Kupası, katılabilen ve kendini gösterebilen her futbolcu için eşsiz bir vitrin. Hagi de bu fırsatı iki kez iyi kullandı. Şampiyonlar Ligi'nin olmadığı, Avrupa'da kulüpler arasında kalite makasının bu kadar açılmadığı 80'lerin sonunda Steaua Bükreş ile Galatasaray'a yarı finalde rakip olan, finalde kaybeden ama ülke dışına çıkabilmek için 25 yaşına kadar bekleyen Hagi, 90 Dünya Kupası sonrasında Real Madrid'e imza attı.
Seksenlerin ikinci yarısında 'Akbaba Beşlisi' (Emilio Butragueno, Manolo Sanchis, Martin Vazquez, Míchel ve Miguel Pardeza) ile İspanya'yı kavuran Real Madrid'in karşısına Johan Cruyff'un Barcelona'sı çıktığında bir devir kapandı. Hagi için talihsiz iki sezondu. Real Madrid'in iki sezon son haftada Tenerife'de kaybedip Barcelona'nın ipi önde göğüslediği dört sezonun ikisinde Rumen efsane kaybeden taraftaydı. Real Madrid kolay tüketir, Hagi defterini de iki sezon sonunda kapadılar. İspanya'nın zirvesinden İtalya İkinci Ligi'ne gitmek büyük travmadır ama Hagi bunun altından kalkmasını bildi. Brescia ile Serie B'den bir üst lig Serie A'ya yükselmeyi başardı ama birinci lig Hagi'nin takımına sert geldi, yine düştüler. Hagi 29 yaşındaydı ve 94 yazı onun kariyerinde ikinci dönüm noktası oldu. ABD'deki Dünya Kupası'nda Kolombiya'ya (kalede eski Beşiktaşlı Oscar Cordoba varken) attığı gol tüm zamanların en iyi gollerinden biri kabul edildi, hâlâ da öyledir. Johan Cruyff onu Barcelona'ya çağırdığında kulübün efsane başkanı Josep Lluis Nunez, transfere karşı çıktı ama Hollandalı teknik adamın dört şampiyonlukla eli kuvvetliydi. Kazanan Cruyff oldu ve Hagi küme düşen Brescia'dan Katalan devine imza attı. Real Madrid döneminde takım arkadaşlarıyla arasının iyi olmadığını savunan Madrid medyası, bu transferi fazla önemsemedi. Hagi, Barça'nın o sezon kadrosundaki dört yabancısından biriydi. Balkanların bir başka efsanesi Stoichkov da kadrodaydı ve Cruyff ile araları bozulmuştu. Hagi, Barselona'ya geldiğinde "Cruyff'un güvenini boşa çıkarmayacağım. 5. şampiyonluğu ve Avrupa'da kupayı alacağız. Barcelona'nın ofansif ve göze hoş gelen futbolunu sevdiğim için buraya geldim" dedi. Sözleşmesi üç yıllıktı. Ertesi sezon Barça'da kıyamet kopacak, şampiyon Real Madrid olacaktı. Barça ilk üç içinde yoktu. Stoichkov, apar topar Parma'ya satıldı. Cruyff, ipini çekmişti. Hagi'nin ikinci sezonunda Popescu da transfer edilmişti. İki transferde de menajer Becali'nin becerisini unutmamak lazım. Popescu, PSV yıllarından Cruyff'un iyi bildiği bir isimdi.
Hagi, Galatasaray'a geldikten aylar sonra Cruyff'u bombaladı. Hollandalı teknik adamın onu saha içinde özgür bırakmadığından ve yanlış mevkilerde oynattığından yakındı. Aslında Barcelona'da kalmak istediğini ama kendisine güvenilmediği için Galatasaray'ı seçtiğini söyledi. Fatih Terim'i de övmeyi ihmal etmedi: "Türk teknik adam, beni takımın saha içindeki patronu yaptı. Ne Madrid'de ne de Barça'da bu kadar topla buluşmuyordum. Onunla tekrar kendimi buldum." Popescu çok daha başarılı oldu Barça'da, kaptanlığa kadar yükseldi. İkinci sezonunda Bobby Robson ile çalıştı. Takımın santrforu Ronaldo'ydu. Sezon sonunda İngiliz teknik adam gidince Başkan Nunez koltuğu bir başka Hollandalı'ya teslim etti. Barça'nın portakallaşacağı yıllar başlıyordu. 90'ların Ajax'ını ve sonraları gittikleri her takımda Avrupa'yı kasıp kavuracak adamları yetiştiren Louis Van Gaal kapıdan girdi ve Popescu'nun ipi çekildi. O da, Hagi'den sonra Galatasaray'ın yolunu tuttu. Transfer, medya arşivlerine Galatasaray, Barcelona'nın kaptanını transfer etti şeklinde geçti. Popescu, Van Gaal'ın kendisini istemediğini ve bir yıl sonra Dünya Kupası'nda forma giyebilmek için oynayabileceği bir takıma gitmek zorunda kaldığını söyledi İspanya'da... 18 yıl sonra yine yaz vakti, Manchester United'ın başındaki Louis Van Gaal'ın Sneijder'i istediği haberleri Galatasaray taraftarını çok kızdırmıştır mutlaka. Hollandalı teknik adama sempatiyle baktıklarını söylemek zor ama bir gerçek var: Galatasaray'ın UEFA Kupası'na giden yıllarında iki Hollandalı teknik adamın iki Rumen yıldız için ağızlarından çıkan "Yollayın" kelimesi bir kulübün tarihini değiştirdi.
Blog Mutfağınızı Zorlamayın, Misafir Olarak Doyun
Bu yazı, HızlıAdam isimli blogun sahibi Bünyamin Kapıcıoğlu tarafından Blog Hocam için yazılmıştır.
Geçen ay BlogHocam için yazdığım, Bloğundan Gelir Elde Edemeyenlerin Güzin Ablası başlıklı makaleden ötürü mail kutuma gelen sorulara yetişemez oldum. Dikkatimi çeken en önemli soru/sorun "Blogların spesifik olamama problemi"
Blog yazarları özellikle bu konuda destek isteyince kolları sıvadım.
Buyrun Efendim. Bu Makaleyi Yan Masadan Gönderdiler.
Önceki yazımda belirttiğim gibi: bir konuda uzman görünüme sahip ve konu dışına taşmayan bloglar daha başarılı oluyor. Bunu siz de farketmiş olmalısınız. Sebebi barizdir zaten: Otomobil bloğunda yemek tarifi yayınlamanın gayet amatörce olacağını söylediğimi hatırlıyorum. Sahip olduğunuz bloğun adını "Kişisel Blog" koyarak spesifik olmanın zincirlerini kırmaya çalışmayın. Bu sadece bir şekil kaçış olacaktır. Her ne kadar kişisel blog da olsa çok iyi anladığınız konularda yazıyor olmalısınız. Bir insan herşeyi bilemez. Bildiğini iddea edercesine her telden yazılar yazmaya kalkarsa şüphesiz "samimiyetsiz" imajı çizecektir. (Özür dilerim ama öyle malesef)
Yazacabileceğiniz birden fazla alan var ve bu alanlar birbirinden bağımsız ise ne yapmalı?
Her konu için ayrı bir blog mu açmalı? ki buna enerjiniz yetmez. Ya da her telden çalan bir blog mu yazmalı? Bu da profesyonel olmaz. Gelin bu işe bir çözüm üretelim. Dikkat ederseniz; birden fazla konuya hakim olamazsınız demiyorum. Tabiki de onlarca farklı alanda içerik üretme yeteneğiniz ve bilginiz olabilir. Tek derdim mekan ilişkisi. "Taş yerinde ağırdır" der atalarımız. Uygun taş(makale) uygun tarlaya(bloga) gönderilirse nasıl olur sizce? Tarla sahibi olmak şart mı? Değil!
Misafir Blogculuk / Misafir Yazarlık dediğimiz sistem var ve şuan okumakta olduğunuz blog (bloghocam) bu sistemin Türkiye'deki en bilinir temsilcilerinden. Blog sahibi olan Serdar bey, bu sistemi Türkiye'de işler hale getirmek için çok emek sarf etmiş. Sonuç: Gayet başarılı.
Peki Siz Misafir Blogculuğa Ne Gözle Bakıyorsunuz?
Tamam; PR değeri için önemli, Tamam; blog ağımız ve arkadaş çevremiz genişliyor. Hımm... başka parmakları göreyim??? Evet. Söylediklerinizin hepsi doğru. Neticede misafir yazarlığın hiçbir zararı olmadığı gibi bir sürü faydası var. Yine de dahasını merak edenler bu sayfadan misafir yazarlığın faydalarını öğrenebilir > Misafir Blogculuk
Durum böyleyken kendi blog konseptinize uymayan yazıları neden misafir olarak göndermeyesiniz ki?
Sizin mutfağınız o an yazacağınız konuya uygun değilse zorlamanın anlamı yok. Zaten blog konunuzla alakasız yazıları yayınlarsanız sabit takipçileriniz dahi pek fazla ilgilenmeyecektir yazınızla. Düşünsenize teknoloji bloğunu takip ediyorsunuz, sabah bir göz atayım dediniz. O da ne! "Masa örtüsü dantel örnekleri" başlıklı bir makale var. Okur musunuz? Bırakın okumayı; hayal kırıklığı yaşadığınız için küfretme ihtimalinizi bile görür gibiyim. Google amca desen zaten sevmez her telden çalan blogları. Bu durumda size organik aramalardan pek fazla ziyaretçi göndermeyecektir. Ne oldu peki? Yazmak için aç kurt gibi oturmuş fakat doyurucu sonuçlar alamamış olacaksınız. Bu yüzden bence izlenmesi gereken yol şudur:
Misafir Yazarlığı Verimli Kullanmak:
- Kendi konseptinize uymayan fakat sizin o konuda kayda değer düşüncelerinizin olduğu yazıları ilgili bloglara gönderin
- Takip ettiğiniz bloglara, en iyi üretebileceğiniz alanlardaki blogları da ekleyin, (Bu şekilde yazacağınız her farklı konu için en uygun bloga teklif gönderebilirsiniz)
- Sahip olduğunuz blogda misafir ağırlayın. (Karşılıklı çaya gitmek daha samimi ve sağlıklı olur)
- Eserlerinizi göndereceğiniz bloglar hakkında seçici olun. (En az sizin bloğunuz kadar kaliteli olmasına dikkat edin. Neticede yayın yaptığınız, misafir olduğunuz blog sizin için referans niteliğindedir)
- Misafir olduğunuz blogda yazınıza gelen yorumları takip ederek cevaplayın. (Bu davranış etkileşimi arttırır. x bloğun sabit ziyaretçisi sizin de sabit ziyaretçilerinizden biri olmak isteyebilir)
- Misafirlikte fayda yüklü makaleler hazırlayın. Çünkü kimse kendinizi ya da kayda değmez bir anınızı anlatın diye sizi ağırlamak istemez (Ropörtaj ve başarı hikayeleri hariç)
- Unutmayın. Her blog yazarı okuruna fayda sağlayacak makaleler yayınlamak ister.
- Misafirlikte kurabiyeleri cebinize atmaya çalışmayın. (Sırf ziyaretçiyi kendi bloğunuza çekmek istercesine yazılar yazmayın)
Yukarıdaki maddelere dikkat ederek bol bol misafirliğe giderseniz sonuçların herzaman lehinize işleyeceğiniz göreceksiniz. Aynı zamanda misafir olduğunuz bloğun yeni ve özgün bir makaleyi google'a indexletmesini sağlamış olacaksınız. Yani sizi ağırlayan blog yazarı da bu durumdan maximum fayda sağlamış olacaktır. Bu şekilde bloğunuz çöplüğe dönmemiş olur. Başkalarına fayda sağlamış, blog dayanışmasını desteklemiş ve sonuçlarından siz de kârlı çıkmış olursunuz. Üstelik bloğunuz spesifik olma özelliğini korurken yazılarınızı tam da hedef kitleye okutmuş olursunuz. İyi Bloglar...
Yazar Hakkında: Annemin anlattıkları ve benim hatırladıklarıma göre 5 yaşımdayken gazetedeki araba resimlerini makasla kesip biriktirirmişim. Bozuk para saymayı da yine 5-6 yaşımda öğrenmişim. Bu durum dedemin çok hoşuna gittiği için bana saydırmak üzere bozuk para biriktirmeye başlamış. Çelik kasadan bihaber olan ben, sahip olduğum bozuk paraları muhafaza edebilmek için konserve kutusuna benzeyen kumbaralardan almışım. 7 yaşımda ise oynamadığım oyuncaklarımı mahallede satarak ticarete başlamışım. O gün bugündür ticareti ve para kazanmayı severim. Gelirinizi arttıracak ve iş hayatınızda hızınıza hız katacak makaleler okumak isterseniz benim bloğuma da beklerim.







