27 Temmuz 2014 Pazar

Jorge Mendes'in Hikayesi


Şampiyonlar Ligi finali bu sezon onun memleketinde oynandı. Madrid derbisi için iki yıl önce 'Jorge Mendes derbisi' diyenler haklıydı, Portekizli menajerin temsilcisi olduğu 10'un üzerindeki futbolcu Santiago Bernabeu'nun çimlerinde kozlarını paylaşmıştı. Mayıs ayında da bir numaralı kupanın finali için Lizbon'da Luz Stadı'nın zeminine çıktıklarında da tribünde Mendes büyük bir gururla eserini izliyordu. Evet kadroları yönetimler, teknik adamlar kuruyor ama bir gerçek var ki Avrupa futbolunda son 10 yılda Jorge Mendes hangi kulüple çalışıyorsa o kulüp mutlaka zirveye çıkıyor. Beşiktaş hariç. Çünkü Portekizli süper menajer için Real Madrid, Atletico Madrid ve Chelsea bir vitrinse ne yazık ki Beşiktaş yakın geçmişte indirim mağazası olmaktan öteye gidemedi. Ricardo Quaresma en şöhretli olanlarıydı. Porto, Inter, Chelsea derken düşüşe geçen kariyerini toparlamak için Mendes onu Beşiktaş'a getirdi. Fernandes, Simao, Almeida, Bebe, Sidnei ve Julio Alves... Jorge Mendes'in enkazını temizlemek kolay olmadı, bugün bu isimlerin hiçbiri Beşiktaş'ta yok ama faturanın bedeli kısaca feda sezonu oldu. 

Mendes için Beşiktaş belki de tek başarısız projeydi, Arda Turan'ı Atletico Madrid'e götürürken, İspanyol kulübünün antetli kağıdını kullanıp bizzat Galatasaray'a 12 milyon avroluk teklifi yapan da Mendes'in ta kendisiydi. Jorge Mendes bugünlerde yine büyük transfer şovunu yaptı. Onun portföyündeki futbolcularla oluşturulan Atletico Madrid kadrosu, son üç yılda hayalini zor kurduğu kupaları kazandı ve İspanya'da 18 yıl aradan sonra şampiyonluk sevinci yaşadı. Barcelona ile çalışmayan Jorge Mendes, bu sezon rotayı Real Madrid'e çevirdi. Dünya Kupası'nın gol kralı James Rodriguez'i geçen sezon 45 milyon avro'ya Monaco'ya satan Portekizli menajer, turnayı bir kez daha gözünden vurdu ve Kolombiyalı genç yıldızı 80 milyona Real Madrid'li yaptı. Mendes, bir yılda Rodriguez'in iki transferinden 10 milyon avro'nun üzerinde komisyon alırken aynı politikayı Falcao için de uygulamıştı. Kolombiyalı golcüyü Porto'dan 40 milyona Atletico Madrid'e getiren Mendes, iki yıl sonra zirveye çıkan 9 numarayı 60 milyona Monaco'nun Rus patronuna sattı. Portekiz kulüplerinin transfer başarısından söz edilirken, oyuncu izleme komiteleri ve yönetimlerine büyük alkış gider ama bu imzalarda aslan payı aslında Jorge Mendes'in. Menajerlik şirketi Gestifute, 10 yıldır Avrupa futboluna hükmediyor. Cristiano Ronaldo'yu Manchester United'dan Real Madrid'e 96 milyona getiren Mendes, İspanyol kulübünün bir zamanlar iki milyona almadığı Pepe'yi 30 milyona sattı. Jorge Mendes'in, Jose Mourinho'yu 'özel biri' yapan adam olduğunu da söylemeye gerek var mı? Peki kim bu Jorge Mendes? Yanından ayırmadığı üç cep telefonunun aylık faturalarının 10 bin avrodan fazla olduğu söyleniyor. Porföyünde yüze yakın futbolcu bulunduran ve toplam değerleri milyar avro'yu geçen bu kadife ayakları pazarlayan bir süper menajer için elbette bu faturaların lafı olmaz! Jorge Mendes, hep futbolcu olmayı hayal etmiş bir çocuktu. Belki de hepimiz gibi! Babasının çalıştığı petrol şirketinin takımı Petrogal'de, ardından ağabeyinin birlikte Lizbon'dan göç ettiği Viana do Castelo'da Vianense'de forma giydi. Üçüncü ligde bir futbolcu ne kadar kazanırsa o kadar kazandı. 

Video film kiraladığı bir dükkan açtı kendine ve 30 yaşında futbolu bıraktığında parayı, bar ve gece kulübünden kazanacağına karar verdi. Caminha'da açtığı bara gelen bir kaleci, Mendes'in tüm kariyerini sil baştan değiştirdi. Guimaraes forması giyen 22 yaşındaki Santo, Porto'ya transfer olmak istiyordu ama iki takım arasındaki düşmanlık yüzünden imza çok zordu. Jorge Mendes, Deportivo La Coruna'ya 1996 yılında Santo'yu satmayı başardı. Önemli olan piyasaya adım atmaktı, arkası geldi. Alt ligden Costinha'yı Monaco'ya, Capucho'yu da Porto'ya sattığında ülkede yeteri kadar tanınmıştı ama Portekiz'de futbolcu menajerliği Jose Vega'dan sorulurdu! Galatasaray'a Mario Jardel'i de satan ve Figo, Pinto, Zidane gibi yıldızların menajerliğini yapan Veiga, Porto'yu avucunun içinde tutuyordu. Sergio Conceiçao'nun transferi yüzünden Porto ve Vega birbirlerine girince devreye elbette ki Jorge Mendes girdi! Jose Vega artık Benfica tarafındaydı, Jorge Mendes ise Porto. 2002 yılında Lizbon havaalanında bavullarını beklerken yumruk yumruğa kavga edecek kadar da rekabeti sertleştirdiler. 

Ama kazanan genç Jorge Mendes oldu. Porto ile Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Jose Mourinho, Uniao Leiria'yı çalıştırdığı günden beri Brezilyalı menajer Jorge Baidek ile çalışıyordu. Jorge Mendes süper menajerliğe adımını Mourinho ile attı. Adı Liverpool ile anılan Mourinho, Chelsea'ye imza atmadan önce Baidek ile yollarını ayırdı ve Chelsea de perde arkasındaki adam bir diğer süper manajer Pini Zahavi'nin ortak çalıştığı Jorge Mendes ile anlaştı. Avrupa futbolu artık Zahavi-Mendes ikilisinin kontrolündeydi. Portekiz'deki rakibi Jose Veiga 2004 yılında pes etti ve Benfica yönetiminde çalışmaya başladı. Bugün 48 yaşında olan Mendes, Euro 2008'de doğduğu Lizbon'da O Jogo gazetesine düzenli makale yazması teklif edildiğinde kendisine "Milyonlarım" başlıklı bir köşe ayrılmasına itiraz etmiş ve köşenin adının "Avro'nun değeri" olmasını istemişti. Geride kalan altı yıl da gösterdi ki Mendes haklıydı. Avro'nun değerini onun kadar bilen bir başka futbol adamı daha yok... 

22 Temmuz 2014 Salı

Yolcu uçağı pilotluğu

   


Fly Me to the Moon by Astrud Gilberto on Grooveshark


















Bugün muayene olmak için gelen bir hastaya kimliğindeki vesikalığında sert sert baktığından
 "Asker misiniz?" diye sordum 
"Eskiden askeri pilottum, şimdi kargo pilotuyum" dedi  
"Kargo pilotluğunun yolcu uçağı pilotluğundan farkı var mı?" diye sordum 
"Yoo, uçaklar da, maaş da aynı. Eskiden yolcu da taşıyorduk ama  patrona hostes masrafı fazla geldi. Her uçak için üç vardiya 5'er hostesten 15 hostes maaşı ödüyordu" dedi. 

"Şimdi özel pilotluk okulları da var değil mi? Oralardan mezun olanlar iş bulabiliyor mu?" diye sordum 
"Tabi piyasada büyük pilot açığı var. Pilotluğun emekliliği dünya çapında 65 yaştır ama Amerika bugünlerde bunu 70'e çıkartmayı planlıyor. Zira sürekli kontroldesin, sağlık sorunu olan zaten hemen uçuştan ayrıldığından da pilot sıkıntısı artıyor" dedi 




"Ne kadara mal oluyor pilotluk eğitimi?" diye sordum 
"Bizim ülkede temel eğitim 60 bin euro civarında, ayrıca yolcu uçağı için 40 bin euro daha ödeyerek 6 aylık bir eğitim daha alman lazım" dedi 
"Peki başlangıç maaşı ne kadar?" diye sordum 
"Genç pilotlar 4500 eurodan başlıyor. Yaklaşık iki yılda ödedikleri eğitim ücretini amorti ediyorlar" dedi



"Ukrayna'da düşürülen Malezya uçağına ne diyorsunuz? Neden kara kutuya bu kadar önem veriyorlar? Pilotlar füzenin geldiğini görmüşler midir ki aralarında konuşsunlar?" diye sordum 



"Pilotlar füzeyi göremezler. Onu algılayacak sitemler savaş uçaklarında olur. Ama bu uçak kıç tarafından küçük bir füze ile vurulmuş. Başaşağı serbest düşüşle, işte yere çarpana kadar bir kaç dakika yaşamışlardır. Aman düşüncesi bile korkunç! " dedi

Son fotoğraf düşen uçakta selfie çeken Gary Slok, (15) ve annesi Petra ya ait

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Sponsorsuz Çıkmam Abi!


Türk futbolunun en büyük akıl tutulması, o ortalığı ayağa kaldıran faturası yüklü transferleri yönetim kurullarının, başkanların yapmasıdır. Evet, sözleşmenin bir köşesinde başkanın imzası olur ama "Bize Diego'yu al, Demba Ba'yı getir" diye tezahürat yapılan "Drogba ile Sneijder'i aldı. Bu sezon çilek transferin adı ne?" diye sorulan başkanlar, kendi ceplerinden ödemez bu transferler ücretlerini. Sezon başında Avrupa'nın İngiltere ile birlikte en pahalı kombinelerini alırsın, yeni sezon formaları çıktığında koleksiyonuna bir yenisini ekler, yayıncı kuruluştan aboneliğini bir seneliğine yenilersin, resmi ürün satan mağazayı, her maç günü ziyaret eder, eş-dost-akrabanın doğumgününde elinde kulübün armasının olduğu torbayla gidersin. Kulübün kredi kartı, külübün telefon hattı, kulübün sigorta şirketi, sonu yok devam eder böyle... İngiliz ve İtalyan kulüplerinin aynı zamanda sahibi olan başkanları gibi milyar avroları kulüp kasasına transfer etmez bizim başkanlar. Harcanan para taraftarın cebinden çıkan paradır, başkasının parası olunca da maalesef kolay harcanır. Sonra her yaz aynı akıl tutulması devreye girer "Büyük başkan bize X'i al." 

Büyük olan sensindir aslında taraftar olarak... Öğrenci harçlığından kısar, kombine taksidini öder, deplasman otobüsünde 12 saat gider, takımının iki renginden farklı renkte her sezon illa ki yenisi çıkan formalara bir ton para ödersin. 'Büyük' başkanların ceplerinden para vermesi futbol takımları şirket olduğu için mümkün değildir. Ama başkanların görevleri arasında kulübe yeni kaynaklar yaratmak, gideri karşılamak için musluk sayısı arttırmak da vardır. Galatasaray ve Fenerbahçe transfere yine çift haneli milyonlar harcıyorlar ama iki kulüp de futbol takımlarının formalarına reklam verecek bir şirketi hâlâ bulamadılar. Dört yıl önce Süper Lig'de 10 takımın formasına reklam veren Turkcell, bu sponsorluktan vazgeçince takımlar sahaya bu reklam gelirinden mahrum çıkmış, ülkenin sanayisinde dev şirketlere ev sahipliği yapan Bursa şehrinin yeşil-beyazlı formasının göğsü boş kalmıştı. Athletic Bilbao ve Barcelona'nın yüz yıl direndiği ama sonunda yenik düştüğü formanın göğsüne reklam alma meselesini, 2014 dünyasında "Onsuz da ayakta dururuz, formamız onurumuzdur" gibi romantik demeçlerle bu fiyaskoyu taraftara anlatabilmek mümkün değil. 

Gelin bir İngiliz kulübünün yaptıklarına bakalım. Üstelik o kulüp son çeyrek asırın en kötü sezonunu geride bırakmış olan Manchester United olsun. Efsane teknik adam Alex Ferguson'un emeklilik kararıyla sarsılan, ABD'li patronu Malcolm Glazer'in vefatı sonrasında raydan çıkacağı sanılan ve bırakın müdavimi olduğu Şampiyonlar Ligi'ne gelecek sezon Avrupa Ligi'ne bile gidemeyen Manchester United, yıllar önce Britanya'nın gururu Umbro'dan ayrılıp ABD devi Nike ile 10 yıllık anlaşma imzaladığında ve kasasına 300 milyon doların üzerinde para koyacağını açıkladığında futbol dünyasında tüm kulüp başkanlarının ağzının suyu akmıştı. İşte o Manchester United biraz da ezeli rakibi Liverpool'dan emanet bir söz olan "Form geçicidir, klas kalıcı"nın hakkını verdi ve Nike'ın pazardaki en büyük rakibi Adidas ile ürün tedarikçisi sponsor olarak yıllık 100 milyon dolara (2015-2016 sezonundan itibaren) anlaştığını açıkladı. Bu rakam Türkiye'de üç büyükler için 10 milyon avroyu aşmazken, Manchester United, göğüs reklamındaki liderliğine, ürün tedarikçisi sponsorluğu ligindeki liderliğini ekledi. İngiliz kulübü bu anlaşmayla, Adidas'tan yılda 49 milyon dolar alan Real Madrid'i, Puma ile beş yıllık yeni anlaşma imzalayan ve yılda 45 milyon dolar alacak Arsenal'i ve 2008 yılında Nike'dan 10 yıllık kontrat için sezon başına 43 milyon dolar sözünü alan Barcelona'yı solladı. Tabii, United'ın 100 milyon dolarlık yeni anlaşması, Avrupa'nın devlerinin elini kuvvetlendirdi ve önümüzdeki yıllarda Nike, Adidas ve Puma ile masaya oturacak olan kulüpler en az United kadar parayı kopartabilmek için bu şirketlerin CEO'larını terletecekler. 


United'ın ezeli rakibi Manchester City'nin Nike'dan 19 milyon, Bayern Münih'in Adidas'tan yılda 29 milyon kazandığı ürün sponsorluğu zirvesinde, yıllarca bir İtalyan şirketi Kappa ile çalıştıktan sonra Nike ile anlaşan ve ardından Adidas ile 2016'da başlayacak kontrat için yıllık 30 milyon doları garantileyen Juventus da var. Gelelim göğüs reklamlarına. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin yıllık 12-15 milyon doları verecek bir sponsor bulamadıkları futbol dünyasında, göğsüne gere gere dolaşan ve ilk sırada olan takım yine Manchester United. İngiliz kulübü, formasındaki Chevrolet reklamı için ABD şirketinden yılda 80 milyon dolar alıyor. Yıllarca Real Madrid'den daha düşük bir teklifi kabul etmediği için göğsünde forma tedarikçisi Nike ile idare eden Barcelona'nın Katar Havayolları'ndan aldığı para sezon başına 45 milyon dolar. Deutsche Telekom'dan sezon başına 40 milyon dolar alan Bayern Münih'in bir yılda sponsorluk gelirlerinden kasasına koyduğu toplam rakam 200 milyon dolara yakın. Bahis şirketi Bwin ile anlaşmasını 2012'de bitiren ve El Clasico rekabetini gökyüzüne taşıyıp, Katar Havayolları'nın karşısına Emirates ile dikilen Real Madrid'in göğüs reklamından kazandığı para yılda 39 milyon dolar. Listenin beşinci sırasında ise yıllarca Carlsberg ile çalışan ve sezon başına 11 milyon dolar alırken, 2009 yılında Standard Chartered bankası ile sözleşme imzalayan ve 31 milyon dolar kazanan Liverpool var. Dolar, avro ve milyonlara boğulan satırların sonu galiba şöyle olmalı: Haydi üllkemizin "Büyük" başkanları; sıra sizde! 

FORMA REKLAMLARININ KISA TARİHİ
Leeds United'ın efsane teknik direktörü Don Revie futbolda sponsorluğun adı geçmezken 1973'te bir devrime imza atmıştı. Kulübe yeni kaynak yaratmak için Admiral ile masaya oturdu. Yeni formalar dizayn edildi, o güne kadar bilinmeyen deplasman forması seçeneğiyle taraftara birden fazla forma satacaktı. Kimsenin taraftara forma satmayı akıl etmediği günlerde Revie, orijinal formalardan daha ucuza satılan ancak üzerinde kocaman bir Admiral logosu olan 'replika'ları satışa sundu. Aynı yıl Almanya'da bugün alt liglerde yaşam mücadelesi veren Eintracht Braunschweig formasına ilk reklamı alan kulüp oldu. Jagermeister logolu formalarıyla sahaya çıkan Almanlardan altı yıl sonra İngiltere'de ilk sponsorluk anlaşmasını 1978'de Derby County, Saab ile yaptı ama anlaşma sadece sezon öncesi çekilen posterlerde kaldı. Tarihi değiştiren ise Liverpool oldu. 1979'da Hitachi'yi göğsüne yazdıran Liverpool, karşısında yayıncı kuruluş BBC'yi buldu. Televizyon kuruluşları naklen yayınlarda sponsor reklamlarına üç yıl direndi. Sonunda kazanan kulüpler oldu. Elektronik devi Sharp, 1982 yılında Manchester United ile beş yıllık anlaşma imzaladığında ödediği rakam yıllık sadece 500 bin pound idi. 

18 Temmuz 2014 Cuma

Türkiye’de SEO Onlardan Öğrenilir

Blog yazmaya başlayan hemen herkes bir şekilde SEO kavramı ile tanışır ve öğrenmenin yollarını arar. Fakat her konuda olduğu gibi SEO yani arama motoru optimizasyonu konusunda da afaki ve kulaktan dolma bilgiler ortalıkta dolaşıyor.

“SEO’yu nereden ve nasıl öğrenebilirim?” diye soranlara genellikle ingilizce kaynaklar söylüyorum fakat ingilizcesi olmayan ya da yetersiz olan arkadaşlar mecburen Türkçe kaynaklara yöneliyor.

Türkiye’de SEO konusunda bilgi kirliliği fazla olduğu için bu işin detayına inmek, en doğru bilgileri edinmek isteyenlere güvenilir birkaç Türkçe kaynak önereceğim.

Aşağıda SEO ile profesyonel olarak uğraşan, bizzat benim de takip ettiğim arkadaşları ve onlara ulaşabileceğiniz linkleri paylaştım. Ben SEO öğrenmek istiyorum, SEO ile ilgili gelişmeleri takip etmek istiyorum diyenler bu arkadaşları takip edebilirler.

 

seo 

Aykut Aslantaş

 

2010 yılından bu yana tüm dünyada 104 şehirde bulunan Google Developer Group‘un Ankara kolunda Search Engine Marketing birim sorumluluğu ve aynı zamanda SEOZEO firmasında Head Of Sales görevini yapmaktadır. Şu anda 2. baskısı yayında olan “SEO&SEM – Küçük Katkılarla Büyük Başarılara” kitabının da yazarıdır. 2010 yılından beri Türkiye’nin bir çok üniversitesinde SEO & SEM seminerlerini düzenlemiş olup Türkiye’nin önde gelen firmalarına da kurumsal özel eğitimler düzenlemekte ve pazarlama danışmanlıklarını yapmaktadır. 2010-2011 yıllarında 2 yıl üst üste Mini MBA programını başarılı bir şekilde bitirmiş olup aynı zamanda Kalite Yöneticiliği ve İç Denetçilik uzmanlıklarına da sahiptir.

Blog yazıları: Kişisel blogTurkcell blogSEOZEO blog
Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

 

Yiğit Konur

 

Türkiye’nin ilk arama motoru optimizasyonu blogu olan SEOTeknikleri.com’u 2006 yılında yayımladı. Bu alanda yayımladığı 50’yi aşkın makale pek çok internet sitesinde yer aldı. SEOTeknikleri.com’un Google’da SEO kelimesi ile yapılan aramalarda diğer blog ve kurumsal şirketlerin dahil olduğu 1 milyar arama sonucu arasında birinci sırada yer alması ile geniş bir kitleye hitap etmeye başladı.


6 seneyi aşkın bir süredir bu alanda danışmanlık ve eğitmenlik hizmeti sağlayan Yiğit Konur, eğitimini Bilkent Üniversitesi’nde sürdürüyor. İnternet pazarlama alanında yetkin personellerin de katılımı ile yaratılan SEOZEO markası altında arama motoru optimizasyonu ve dış-kaynaklar ile proje yönetimi konusunda kurumsal danışmanlık hizmetleri sağlıyor.

 

Blog yazıları: Kişisel blog - SEOZEO blog
Sosyal medya hesapları: FacebookTwitter - Google+LinkedIn

 

İlyas Teker

 

40 ülkede 50'den fazla ofisiyle Dünya'nın ilk search ajansı olan iProspect Türkiye'de SEO Manager olarak çalışan İlyas, aylık 40 milyon tekil ziyaretçi sayısı ile 45'ten fazla farklı servisi bünyesinde barındıran Türkiye’nin lider internet portalı Mynet'te SEO çalışmalarını koordine etti. Siberalem.com, idefix.com gibi büyük siteleri bünyesinde barındıran EBI grubu'nda SEO, SEM çalışmalarını yürüttü.


Online pazarlama ile ilgili verdiği eğitim ve seminerlerin yanı sıra, sektörün yakından takip ettiği bir çok sitede online pazarlama ile ilgili makaleler yazıyor ve birçok kuruma online pazarlama ile ilgili danışmanlık veriyor.

 

Blog yazıları: Kişisel blogcomTalks blogWebrazzi blog 
Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

 

Behlül Göktepe

 

40 ülkede 50‘den fazla ofisiyle Dünya’nın ilk search ajansı olan iProspect Türkiye‘de SEO Executive görevindedir. Türkiye'nin önde gelen firmalarına kurumsal düzeyde SEO hizmeti vermekte ve dijital pazarlama konusunda uzmandır.

 

Blog yazıları: Kişisel blog
Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

 

 

Serbay Arda Ayzit

 

Eskişehir’de işletme eğitimi aldıktan sonra Galatasaray Üniversitesi’nde Pazarlama İletişimi Yönetimi alanında yüksek lisans yaptı. İş hayatına e-ticaret alanında başlayan Serbay, 2 sene marka tarafında Online Pazarlama tarafında çalıştıktan sonra ajans tarafına geçiş yaptı. 2 seneyi aşkın süredir Türkiye’nin en büyük Arama Motoru Pazarlaması ajanslarından biri olan SEM’de SEO Direktörü olarak kendi alanında lider internet sitelerine danışmanlık veriyor. Serbay Arda Ayzit ayrıca Google AdWords,Google Analytics sertifikasına sahip olup Google AdWords Türkiye Resmi Forumunda en üst düzey kullanıcı olarak Adwords kullanıcılarına yardımcı olmaktadır.

 

Blog yazıları: Kişisel blog
Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

 

 

Kübra Yılmaz

 

Henüz Bilkent İşletme öğrencisiyken başladığı SEOZEO'da Site Dışı SEO alanında kendini geliştirdi ve görevine Site-Dışı SEO departmanı müdürü olarak devam etti. Mezuniyetinin ardından görevine tam zamanlı Proje Yöneticisi olarak devam ediyor. Site Dışı SEO ve inbound marketing özellikle araştırdığı alanlar arasında. İleri seviye link analizleri, algoritma güncellemeleri ve gelişen trend olan inbound marketing stratejileri ile yakından ilgileniyor.

 

Blog yazıları: SEOZEO blog

Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

 

 

Uğur Eskici

 

2005 yılından bu yana internet dünyasında yer alan Uğur Eskici’nin SEO geliştirmeleri için şirket içerisinde farklı takımlara öncülük etme, ileri seviye SEO e-ticaret ve strateji danışmanlığı, yazılım ve iş geliştirme yaşam döngüsünü birleştirme ve SEO performansı ile ilgili AR-GE güçlü olduğu yanlarıdır. Ayrıca diğer ilgi alanları içerisinde Performance Engineering, Sematic Cooding, Web Analytics, User Experience, Usability & Accessibility, SEM, Competitor Analysis ve Project Management yer almaktadır. GittiGidiyor & eBay şirketi bünyesinde SEO Uzmanı olarak çalışan Uğur Eskici, bugün n11.com’da SEO Supervisor olarak çalışma ve faaliyetlerine devam etmektedir.

 

Blog yazıları: Kişisel blog - GittiGidiyor blog

Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

 

 

Mehmet Aktuğ

 

5 yılı aşkın bir süredir web dünyasında bulunan Mehmet Aktuğ, SEOZEO'da müşteri operasyonlarının yanında, genel müdür yardımcısı olarak görevine devam ediyor. SEO alandaki araştırmaları yakından takip ediyor ve blogda paylaşıyor.

 

Blog yazıları: Kişisel blog - Turkcell blogSEOZEO blog

Sosyal medya hesapları: FacebookTwitterGoogle+LinkedIn

13 Temmuz 2014 Pazar

Brezilya 2014'ten Geriye Kalan


 Son dünya kupasının ve iki Avrupa şampiyonasının sahibi İspanya favori geldiği Brezilya'da grubundan çıkamayarak erken tatile gitti. 98 şampiyonu Fransa ve 2006 şampiyonu İtalya gibi bir sonraki kupada hüsrana uğradılar. 
 Doğan Babacan'dan 44 yıl sonra dünya kupasında düdük çalmayı başaran Cüneyt Çakır, fahiş hakem hatalarının olduğu turnuvada yüzümüzü kara çıkartmadı. Yönettiği iki maç berabere bitti. Yarı finalde de değişen olmadı, Arjantin-Hollanda maçı penaltılara gitti, Çakır'ı tüm dünya alkışladı. 
 "Arjantin'in Messi'si varsa bizim de Neymar'ımız var" diyordu ev sahibi Brezilya. İlk dört maç onları haklı çıkardı. Sambacıların süperstarı her maç döktürdü, yürümeyen takımını sırtladı ama sırtına gelen bir tekme az daha futbol hayatını bitiriyordu. Neymar'ı kaybeden Brezilya, Almanya karşısında dağıldı. 
 "Kupayı kazanamazsak Kuveyt'e kaçarım" diyen Scolari elini çabul tutsa iyi olur. Kupa hayalini kuran Brezilya'ya Almanya tarihinin en büyük kabusunu yaşattı. Sambacılar'a 7 gol atan Panzerler, finale çıkarken, bir topun peşinde koşan Brezilya'da halk neredeyse futboldan nefret etti. 
 Hollanda'nın teknik direktörü Louis Van Gaal, futbol tarihinde görülmemişe imza attı. Çeyrek finalde Kosta Rika ile oynadıkları maç penaltılara giderken, 120. dakikada oyuna aldığı kaleci Krul, iki penaltı kurtarıp takımı yarı finale taşıdı ama aynı Krul, Arjantin ile maç penaltılara gittiğinde kulübede kaldı çünkü Hollanda üç değişiklik hakkını kullanmıştı. 
 Luis Suarez uslanmadığını bu dünya kupasında da gösterdi. Hollanda ve İngiltere'de rakiplerini ısıran Uruguay'ın süper santrforu, İtalyan stoper Chiellini'nin omzunda dişleriyle hatıra bırakınca FIFA, oyuncuya dokuz maç ceza verdi, yetmedi, dört ay da stadyumlara girişini yasakladı. 
 2014 Brezilya, panter kalecilerin turnuvası oldu. Neuer, Ochao, M'Bolhi, Benaglio, Navas, Bravo, Ospina ve Belçika maçında 19 pozisyonu kurtaran ABD'li Howard, ayakta alkışlandı. Rusların tecrübeli kalecisi Igor Akinfeev ve Muslera ise sınıfta kaldı. 
 Almanların yaşlı kurdu Miroslav Klose hayalini gerçekleştirdi ve dünya kupası tarihinde en fazla gol atan futbolcu unvanını 16. gole ulaşarak 15 gole sahip Ronaldo'dan aldı. 
 Dünya kupasının en çok kazanan teknik direktörü Capello'nun Rusya'sı, iki Uzakdoğulu Japonya ve Güney Kore, Eto'o ve Drogba önderliğindeki Kamerun ve Fildişi Sahili, turnuvada hayal kırıklığı yaşattı. 
 Brezilya'da sürprizi yapan takım Kosta Rika oldu. Şili, Kolombiya elenirken "Yazık oldu", Cezayir ise oynadığı yürekli futbolla "Helal olsun" dedirtti. Fransa genç jenerasyonuyla "Gelecek bizim" derken, sakat Ronaldo iş yapmayınca Portekiz ve Balotelli'nin eline bakan İtalya için 2014 unutulması gereken bir Dünya Kupası oldu. 
 Brezilya'yı çeyrek asırdır dünya kupalarında yalnız bırakmayan Clovis Acosta Fernandes, ev sahibi oldukları finallerde yarı finalde hezimete uğrayınca tribünde yaşadığı hüzünle milyonların aklına kazındı ve yürek burktu. 
 İngiltere'de geçen sezon kullanılan gol çizgisi teknolojisi ilk kez 2014 Dünya Kupası'nda kullanıldı ve sevildi de. Uzun yıllardır Güney Amerika liglerinde kullanılan serbest vuruşlarda baraj mesafesini sağlayan sprey de önümüzdeki sezon Avrupa liglerinde hakemlerin değişmez aksesuvarı olacak. 
 İsmi "Ceyms" mi okunuyor "Hames" mi ile hayatımıza girdi. Oysa ki bir sezon başında 40 milyona Monaco'ya gittiğinde de Kolombiya'nın gözbebeğiydi. James Rodriguez, Brezilya'da döktürdü. "10 numaralar öldü" diyenlere bol bol tekzip yolladı, muhteşem bir gole imza attı ve elenince de gözyaşlarına boğuldu. 



Uzaktan Kumanda







11 Temmuz 2014 Cuma

Bir At Kestanesi Hikayesi

Okay iyi bilir, benim için Okay, Cumartesileri 23:00 La Liga maçlarında özellikle de Real Madrid-Barcelona maçlarında "El Clasico'ya hoş geldiniz" diyen sestir. Dosttur, ustadır, işte partnerdir, ağabeydir;anlatılmaz, bunlar bana kalsın. Okay, 1982'den beri baktıklarını değil gördüklerini anlatmış. Siz Bir At Kestanesi Hikayesi'ni okuyun. Ben de kapağını Pazartesi açacağım, bir şezlonga sırtımı hayırlısıyla verebildiğim an... 

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Unutulmaz Gollerin Posterleri

Manchester'lı tasarımcı Rinks Hincks, unutulmaz gollerin posterlerini yapmış, sitesinde satıyor. Bu minalizm son dönemin modası oldu. 
Rincks Print Shop 

Brezilyalı Amca



Bu Dünya Kupası'nda Brezilya'nın hüznünü bu amcadan güzel anlatabilen yok. 

Torino Kombine Fiyatları

Memleketle karşılaştırmak için önce Torino sonra devamı... 

Arjantin-Hollanda


Arjantinson çeyrek asırda İngilizlerin 50 yıldır yaptığı gibi her finale şampiyon olmak için gelip yarı final bile göremeden evine dönmüştü. 1990'dan sonra ilk kez bunu başardılar. "Maradona'dan büyüksen Dünya Kupası'nı kazan, o zaman görüşelim" cümlesi yıllardır kulaklarında çınlayan Messi, gruptaki 3 maçta da, İsviçre ve Belçika engellerinde de takımı tek başına sırtladı. Vasat bir kalecileri, parlak olmayan bir tandemleri, iş yapmayan bir orta saha göbekleri var ama Messi takımı Angel di Maria ile birlikte yarı finale getirdi. Di Maria yokken yükü daha ağır olacak, son maçta en sonunda sahne alan Higuain ve sakatlığı geçen Agüero'nun Messi'nin yüküne ortak olması lazım. 
2010 finalini kaybettiği İspanya'ya 5 atıp Dünya Kupası'na en fiyakalı başlangıcı yapan Hollanda da Arjantin'den farklı değil. Takım Sneijder-Robben ikilisinin eline bakıyor. Onlar da Van Gaal'ın yüzünü kara çıkarmadılar. Bu kupada futbol şansı da yanlarında. Meksika maçını son 5 dakikada çevirdiler ve penaltılara giden Kosta Rika maçında Van Gaal'ın 30 yıllık tecrübesini ve beynini ortaya koyarak 120'de oyuna aldığı kaleci Krul, takımı yarı finale taşıdı. 
İki takımın da ortak özelliği topa sahip olma istatistiğine fazla kafa yormamaları. Arjantin hocasının da deyimiyle kaos futbolu oynuyor. Hızlı hücumlarla çıkmaya çalışıyorlar ve Messi'nin eşsiz yeteneği onları taşıyor. Hollanda'nın oyunu da ülkeden çıkan Total Futbol'a çok uzak. Van Gaal da rakibe ani baskınlar ve dikine giden oyuncularla arıza çıkartmayı seven bir taraftan da savunmayı asla ikinci plana atmayan bir teknik adam. Dünya Kupası tarihi Güney Amerika kıtasında Avrupalı bir şampiyon görmedi. Hollanda, Güney Afrika'dan sonra bir kez daha final istiyor ama tarihinde oynadığı 3 finali de kaybeden ülke önce bu fikri Messi'ye kabul ettirmeli. 
Cüneyt Çakır, iki grup maçının ardından son 16 ve çeyrek finallerde maç yönetmedi. Hakem komitesi Çakır'ı yıpratmadan yarı finale sakladı. İlk Dünya Kupası'nda yarı final yönetmek Çakır için büyük başarı.

Brezilya 1 Almanya 7


6 Temmuz 2014 Pazar

Prandelli'nin İki Hayatı


Doğduğum kasaba Orzinuovi, yüzyıllar boyunca Venediklilerin kontrolündeymiş. Kuzey'de biz Brescialıların aksanı, güneylilerden biraz farklıdır. Yıllar sonra bir kadın bunu tanıştığımızda bana söylemişti. 1957'de doğduğumda bana dedemin adını koymaya karar vermişler: Cesare. Fakat babam Claudio olsun diye diretmiş, nüfusa yazdırdığında da iki ismi birlikte yazdırmış. Ben bunu ilkokula başladığım altı yaşında öğrendim. Öğretmen, beni "Claudio" diye çağırdı ama ben Cesare'ydim. Belki de iki ismimin olması karakterimin iki farklı yönünü ortaya çıkardı. Ailem, arkadaşlarım, takım arkadaşlarım için hep Cesare, ufakken Cesarino oldum ama bir de Claudio vardı içimde. Cesare dengeli, çok çalışkan, uyumlu bir adamdı. Claudio ise sanatsever, biraz uçuk, çok daha hassas. 

Sanat okumak istiyordum ama annem çok diretti, "Cesare bir diploman, bir mesleğin olsun" diyordu. Bu yüzden matematik okudum, mimar olacaktım. Tasarlamak, ortaya bir eser koyma fikri hoşuma gidiyordu ama olmadı. Futbolcu oldum. Babamı kaybettiğimde 16 yaşındaydım. Bizim kasabada Vittorio Emanuele Meydanı vardı, bir cumartesi günü öğleden sonraydı. Cremonese'nin B takımında oynuyordum, maçtan dönmüştüm, meydandaki kafede sıcak bir çikolata içmek istiyordum. O arkadaşlarıyla kafede oturuyordu. Sadece bakıştık, tek kelime konuşmadık ama birbirbirimizi beğenmiştik. Ertesi gün okul çıkışında onu bekledim. Ben 18 yaşındaydım, Manuela ise sadece 15 yaşındaydı. O gün birbirimizi çok sevdik ve bir daha hiç ayrılmadık. O güne kadar... 

1982'de İtalya'nın Dünya Kupası'nı aldığı yaz Manuela ile evlendik. Juventus'ta forma giyiyordum. Nikahta şahitlerimiz takım arkadaşlarım Antonio Cabrini ve Domenico Pezzolla idi. 30 yıl boyunca inanır mısınız sadece bir kez tartıştık. Komikti, bir tenis raketi yüzünden. Çocuklar büyürken aldığımız kararlarda bir kez olsun ters düştüğümüzü hatırlamıyorum. Manuela ile birbirimizi çok sevdik. Babamı genç yaşta kaybettim ama ondan yaptığım işe saygı duymayı ve enerjimi sonuna kadar vermeyi öğrendim. Futbol, bankacılık gibi bir meslek değil. Sabah gidip, akşam geldiğin... Futbolcu ya da teknik adamsan tutkularınla hareket edeceksin, onu yitirdiğinde bir hiçsin. Annemden ise sevmeyi öğrendim, doğru sevmeyi. Bir insanın kalbini, beynini kullanmasını öğrendim. Bence aşkın çok türlüsü var. Bir kadını sevmek, çocuklarını sevmek, dostlarını sevmek. Hayatım boyunca insanların sevmekten korktuğuna şahit oldum, aşkı yaşamaktan korkuyorlar, kaybedeceklerini sanıyorlar. Çünkü aşkta vermek zorundasın, belki de kolay olan hiç aşık olmamaktır, belki de insanlar egoizmlerin mahkumudur ama mutluluk bence bu değil. 

Manuela'dan çok şey öğrendim hayatta. O bir eşten daha çok hayatım boyunca en yakınımdaki arkadaşımdı. Bana her zaman hayattan ne istediğini iyi sorgula Cesare derdi. Lecce bana teknik adamlık teklif ettiğinde çocuklar ufaktı, "Siz olmazsanız teklifi kabul etmeyeceğim" dedim, tek kelimeyle cevap verdi: "Gidelim" Çok para kazandık ama maddiyat hiç önemli olmadı, ben hiç zengin olmak istemedim ama bir şeyler yapmak ve kazanmak istedim hayatta. 
 
Size futbolculuk ve teknik adamlık kariyerinden pek bahsetmek istemem, bunları zaten biliyorsunuzdur. Venezia'yı çalıştırırken, 2001 yılında Manuela'nın göğsünde kötü huylu bir kütle buldular rutin kontrolde. Hemen ameliyata aldılar, 2.5 yıl boyunca bir daha o kabus günleri yaşamadık ama sonra... Parma'dan ayrılmış Roma ile anlaşmıştım, hastalık yeniden Manuela'yı esir aldı, artık evden ayrılmak istemiyordu. Onun hayatı benim hayatımdı. Kemoterapi seanslarında elini tutmayacaksam hayatın ne anlamı vardı ki! Roma'da işe başlamadan ayrıldım ve aşkımızın başladığı kasabaya döndük. Paris'e tedaviye gitti, eşim yeniden hayata döndü, doktorlar çok umutluydu. Fiorentina'da göreve başladığımda her şey güzeldi, sağlığı yerindeydi, ama... Bu kez en acılı günler başladı. Son gün iki çocuğumla başında nöbetteydik, doktor son anlarında ailesi dışında kalanların seslerini bir gürültü olarak duyacağını ama bizim söylediklerimizi anlayacağını söyledi. Ona ne söylediğimi bende kalsın ama ne söylersem söyleyeyim yeterli olmadığını biliyorum. Manuela her şeyimdi. 


Futbola sarıldım. Manuela'dan sonra bir daha sevebileceğimi sanmıyordum. İnsan, büyük bir aşk yaşadığı kadını böyle kaybedince ömür boyu bir daha sevebileceğine inanmıyor işte. Zanzibar'ı çok seviyorum. Ailemle hep tatillerimi orada geçiririm. Eşim Manuela Caffi'nin adını taşıyan bir çocuk yuvası açtım orada, çocuklara bedava eğitim veriyorum ve onun adını yaşatıyorum. 2010 yılıydı. Floransa'da bir kafede rastladım ona. Çok şık, alımlı bir sarışın. Novella, futbolla ilgisi olmadığı için kim olduğumu bilmiyor. Doğrusu biriyle aşk yaşamak aklımdan geçmediğinden bir arkadaşımla tanıştırırım diye düşündüm. Bana ne iş yaptığımı sorduğunda ilaç şirketinde pazarlamacı olduğumu söyledim. Bana aksanımın değişik olduğunu söyledi. Floransa'da bir sokakta yürümeye başladık. Novella, karşıdan gelen her insanın "Merhaba Mister" demesine şaşırdı ve sonunda gerçeği anladı. Ben Floransalılar için Mister Cesare Prandelli'ydim. 53 yaşında tekrar aşık olduğumda "Bir daha sevemem" dediğim o günleri hatırladım. Bu doğaya aykırıymış, bir başka kadını sevebilirmişim. 

Aramızda 14 yaş fark var ama galiba onun bir ve benim iki çocuğumla beraber ikinci hayatlarımızı yaşıyoruz. Novella evin patronu, milli takımdaki oyuncum Antonio Cassano gibidir, aklına geleni anında insanın yüzüne söyler, Novella bana çok şey öğretiyor, onun tavsiye ettiği kitapları okuyorum, yine ailece Zanzibar'a tatile gidiyoruz. Benim hayatım futbol, her maçı izlerim, Novella ise elinde iPad ile yanımdan ayrılmaz. İkinci hayatımızda, hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım şimdi. Ülkem dışında bir takım çalıştıracağım. Galatasaray ile anlaştım. Yarın Novella ile İstanbul'a geliyoruz. Görüşmek üzere.. 

4 Temmuz 2014 Cuma

Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.


Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek Türkiye’de İstanbul yerleşkesini hizmete açmıştır. Bu süreçte Girne Amerikan Üniversitesi, öğrencilerine 3 farklı kıtada eğitim imkânı sunmakta ve "Üç Kıta Tek Üniversite" sloganı ile de bir dünya üniversitesi olma noktasında bir hareketlilik içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.



Kazandıkları ÖSYM bursları ile GAÜ’ye yerleşen öğrenciler, Girne Amerikan Üniversitesi’nin yurtdışı yerleşkelerinde aynı burslarla ve ek ücret ödemeden programlarıyla uyumlu dersler yada ELA’da (English Language Academy) İngilizce dil eğitimi alıyor; geri döndüklerinde ise yurtdışında aldıkları dersleri GAÜ programlarındaki ders yükümlülükleri yerine saydırarak eğitimlerine devam edebiliyorlar.


Eğitimde 30 Yıl...


Geçtiğimiz günlerde görkemli bir törenle 30. Onur Yılı’nı kutlayan Girne Amerikan Üniversitesi için bu sene oldukça özel bir yıl. GAÜ, 2014-2015 Akademik Yılında tam 2260 yeni öğrencisine 7 yıl boyunca kesintisiz ÖSYM Bursu verecek.


GAÜ sosyal ağlarda da çok aktif; bu sene tercih dönemi boyunca facebook.com/girneamerican üzerinden tüm kampüsler ve öğrenci hayatı ile ilgili herşeyi paylaşıyorlar ve tüm sorulara resmi sayfa üzerinden cevap veriyorlar. Twitter takipcilerini de unutmamışlar @girneamerican üzerinden en güncel paylaşımları takip edebilirsiniz.



GAÜ, şu anda küresel dünyanın yükselen meslekleri Denizcilik, Havacılık, Sahne Sanatları, Hukuk, İleri Mühendislik Disiplinleri, Güzel Sanatlar, Mimarlık, İç Mimarlık, Uluslararası İşletme, Uluslararası İlişkiler, Psikoloji, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik, Türkçe Hukuk, Çin Dili ve Edebiyatı, Gastronomi ve Mutfak Sanatları, Sınıf Öğretmenliği, Sağlık Yönetimi, Ergoterapi, Enerji Sistemleri Mühendisliği, Ebelik, İnşaat Mühendisliği ve Sivil Havacılık Ulaştırma İşletmeciliği, Pilotaj gibi programları barındıran; 9 Fakülte, 6 Yüksekokul, 2 Enstitü ve  2 Meslek Yüksekokulu’nda olmak üzere , 69 Lisans 21 Önlisans 48 Yükseklisans ve 17 Doktora programı sunmakta.


GAÜ’den saygın dünya üniversiteleri ile akademik işbirliği ve değişim programları fırsatı!


Girne Amerikan Üniversitesi, kampüsleri ve 200’ü aşkın dünya üniversitesiyle sürdürdüğü öğrenci değişim programları kapsamında, öğrencilerine yaşam boyu hatırlayacakları deneyimlerin kapılarını açmakta.



Uluslararası Denklik ve Tanınma


Girne Amerikan Üniversitesi sağladığı eğitimin kalitesini sürekli olarak geliştirmek için akreditasyonlarını ve üyeliklerini yenilemektedir. GAÜ yerel olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yükseköğretim Planlama, Denetleme, Akreditasyon ve Koordınasyon Kurulu YÖDAK ve Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) tarafından tanınmaktadır. Ayrıca dünyanın bir çok saygın denklik kurullarından akredite olan GAÜ’nün bir çok uluslararası üyeliği de bulunmaktadır.


 

Girne Amerikan Üniversitesi Eduniversal’ın En İyi Üniversiteler sıralamasında yer almaktadır. Avrupa Birliği Yükseköğretim Sistemi içerisinde üniversite eğitimini denetleyen uluslararası eğitim kuruluşu Eduniversal, 153 ülkeden 12 bin yükseklisans programının incelenmesi ve 100 bin öğrenci ile yaptığı “En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren Üniversiteler” araştırmasının sonuç raporuna göre GAÜ "En İyi Yükseklisans Eğitimi Veren İlk 100 Üniversite" arasında gösterilmektedir.

 

GAÜ, YÖK onaylı programlarıyla geleceğin pilotlarını yetiştiriyor

 

 

4 yıllık Pilotaj eğitimi alan öğrenciler, GAÜ İstanbul Yerleşkesi Uluslararası Havacılık Akademisi’nde similatör ve uçuş derslerini tamamlayarak Pilot olma hakkını kazanıyorlar. GAÜ’nün, uluslararası standartlarda verdiği eğitimle yetiştirdiği öğrenciler, önümüzdeki 20 yılın en gözde mesleklerinden biri olan havacılık sektöründe kolaylıkla iş bulabilecekler.

 

Kıbrıs, dünyanın en güzel adalarından biri!

 

Kıbrıs Dünya’nın en güzel adalarındandır ve iklimi sayesinde bir tatil ülkesinde eğitim alma şansınız var, üniversite kampüsü plajlara çok yakın mesafede bulunmakta ve kampüse çok renkli bir yaşam hakim. GAÜ, adanın en turistik sahil kenti olan Girne’de kendisine özel plaj ve uygulamalı 5 yıldızlı oteli ile öğrencilerine eşi benzeri olmayan bir eğitim fırsatı sunmaktadır.

 

Peki kampüste hayat mı nasıl? Tanıtım filmleri için youtube.com/girneamerican ve vimeo.com/girneamerican

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Blogundan Gelir Elde Edemeyenlerin Güzin Ablası

Bu yazı Hızlı Adam’ın sahibi Bünyamin Kapıcıoğlu tarafından Blog Hocam için yazılmıştır.

 

Merhaba Blog Hocam ziyaretçisi. Ben de senin gibi misafirim bu blogda. Sen nasıl keşfettiysen bu bloğu ben de aynı şekilde keşfettim: organik aramalarda karşıma çıktı. Yazarkafe'nin vitrininde ve zaman zaman popüler bloglar listesinde gördüm. Oklar hep Blog Hocam'ı gösteriyordu ve bir makale yazmak istedim. Sana bana ve diğer tüm blogculara fayda sağlamayı amaçlıyorum.


Oklar senin bloğunu göster miyor mu? Ziyaretçi sayın az mı? Güzel yazılar paylaştığına inanıyorsun fakat takipçi sayın tatmin etmiyor mu? Tüm bu olumsuzluklar hedeflediğin geliri elde etmeni engelliyor mu? Öyleyse nedenlerini hiç düşündün mü?

 

bloğundan para kazanamayanların güzin ablası


Ben çok düşündüm ve adını Hızlı Adam koyduğum bloğumdan tatmin edici gelir sağlamaya başladım. Şimdiyse sırlarımı senle paylaşıyorum:


Neye İhtiyacın Yok?

Müthiş bir grafiker olmaya ihtiyacın yok. Web arayüzünü kendin tasarlamak zorunda değilsin. Çok iyi HTML, CSS kodu bilgisine de ihtiyacın yok. Bunları senin yerine yapacak olan hazır platformlar var zaten. Mevcut bir markaya ihtiyacın yok. Marka olmak için yazmaya hemen başlayabilirsin. Binlerce arkadaşa, sosyal medyada fenomenliğe de ihtiyacın yok. Binlerce arkadaş sahibi olmak için yazmaya başlayabilirsin.

 
Neye İhtiyacın Var?

Çalışmaya. Evet bukadar kısa ve öz. Çalışmaya ihtiyacın var. Tamam tamam konuyu bukadar üstü kapalı geçmeyeceğim. Birçok blog yazarı "kazanan nasıl kazanıyor?" sorusunun cevabını yanlış biliyor. SEO çalışmaları, backlinkler, kusursuz şablon tasarımları, domain vs vs birsürü teknik kavram arasında boğulmanı istemem. Sahip olduğun sade tasarımlı bir bloğun var ve özgün yazılar yazabiliyorsan başka birşeye ihtiyacın olduğunu düşünmüyorum.


Neden?

Gezindiğin web sitelerini düşün. Seni uzayda gibi hissettirecek, sağından solundan ışınlanarak gelen parlak menüler nekadar dikkatini çeker? Bence en kısa sürede siteyi terk edersin. Öyleyse ne arıyorsun internette? Cevap: ulaşmak istediğin bilgiyi. Evet insanlar siteler arası sörf yaparken ilk öncelikleri bilgiye ulaşabilmektir. Aradığın sorunun cevabını beyaz bir sayfada bulmak seni rahatsız eder mi? Asla. Bilgiyi sömürür ve gidersin. İşte dikkat etmen gereken konu bu: Fayda sağlamak. Ziyaretçiye aradığı bilgiyi doğru servis edebilmek.

 
Öyleyse Ne Yapmalıyım?

 

  • Bloğun için spesifik bir konu belirlemelisin. Her telden çalan hiçbir telde başarılı ses çıkartamaz. En çok üretebileceğin konuyu seçmelisin. Otomobillerden mi hoşlanıyorsun. Öyleyse otomobil konulu bir blog yazıp sürekli otomobiller hakkında araştırmalarını kaleme alabilirsin. Yemek yapmayı mı seviyorsun? Öyleyse yemeklerinin tarifini veya sırlarını bloğunda paylaşabilirsin. Fakat otomobil bloğunda yemek tarifi paylaşırsan başarılı olma şansın yok gibi. Spesifik olma konusunda hemfikirsek devam edelim.
  • Sade bir tasarıma sahip olmalısın. Kolay olanı yap. Google gibi basit ve amaca hizmet edecek bir şablon oluştur. Java saat kodları, anlamsız gif görseller paylaşarak kaliteni düşürme. Hiçkimse saatin kaç olduğunu merak edip senin bloğuna uğramaz. Her bilgisayarın sağ alt köşesinde saat var zaten. Nekadar basit tasarım okadar kolay erişim demektir. Kafa karıştırmayan sade tasarımlı bir blog ziyaretçinin tekrar ziyaret etmesini sağlayacaktır.
  • Kendine bir logo hazırlamaya çalış. Tamamen arial font da olabilir. Kenarına köşesine ufak bir dokunuş yap. Amaç seni hatırlatması, bloğunu simgelemesi. Mesela tek Blog adını düz bir metinle yazıp bir harfini farklı renk yapman ya da bir harfine karakteristik görsel kazandırman bile yeterli olabilir.
  • Blog yazarlarını ortak noktada toplayan platformlara, forumlara üye ol. Diğer blog yazarlarıyla iletişime geç. Senin ilgilendiğin konularda yayın yapan blogları takibe al. Esinlenmeni ve ufkunu genişletmeni sağlayacaktır.
  • Yazılarında egona değil, ziyaretçi ihtiyacına odaklan. Bilgi ver, eylendir veya en iyi bildiğin şeyi yap. Ne yaparsan yap ama ziyaretçinin aradığı şey olmasına dikkat et.
  • Ziyaretçilerin 2. kez bloğunu ziyaret etmesi için sosyal medya entegrasyonu yap. Beğen butonları gibi basit ve hazır kodları eklemekten bahsediyorum.Son olarak yazmaya devam et!

Bütün Bunları Yapıyorum Zaten! Fakat Yine Tatmin Edici Sonuçlar Alamıyorum. Nerde Eksiğim Var?

İşte makaleyi yazdıran asıl sonuca geldik. Sade tasarıma sahip bloğun var, fayda sağlayacak yazılar yazıyorsun, dijital medyada (forumlar, sosyal paylaşım siteleri vs) aktifsin, Seni simgeleyen logon var ama olmuyor olmuyor olmuyor! Öyleyse çalışmıyorsun demektir. Bedava peynir sadece fare kapanında olur. Kim oturduğu yerden para kazanmayı başarmıştır. Demek ki az yazı yazıyorsun. Daha fazla içerik üretmelisin. Her sabah işe 9:00'da gidip akşam 18:00de çıkıyorsun. Aynı zamanı bloğunda içerik üretmek için harcadığını ve bunu disiplinli bir şekilde yaptığını düşün. Bloğun tarafından adeta maaşa bağlanırsın. Hiç şüphen olmasın. İşi gücü bırakıp sırf blog yaz demek istemiyorum. Sadece disiplinli bir şekilde içerik üretmen gerektiğini anlatıyorum. Günde 1 saat olabilir. Bence uygun. Fakat bugün 2 saat ilgilenip 3-5 gün yatarak; bu ay 30 makale yazıp bir sonraki ay bloğunu unutarak para kazanamazsın. "Kazanmak için emek; emek için disiplin şart." Bol kazançlar

 
Tüm bunların dışında ziyaretçi sayını arttıracak teknik detaylar var tabi. Onlar sadece ziyaretçi sayını arttıracak ufak etkenlerdir. Asıl kemik kitleyi tamamen ürettiğin içerik oluşturur unutma. Yine de teknik detayları merak ediyorsan Blog Hocam ve benzeri alanda içerik üreten diğer blog yazarlarının makalelerini, tavsiyelerini araştırabilirsin.

 

Yazar Hakkında: Yedi yaşımdan beri hep birşeyler satmanın mekakındaydım. Biyomedikal Teknikeri olmama rağmen Türkiye'nin en iyi bilişim akademisinin satış departmanında "uzman" pozisyonunda çalışıyorum. Ticareti sevdiğim kadar yazmayı da seviyorum. Tam dokuz yıldır blog yazıyorum. Bu yüzden iki tecrübemi birleştirerek iş hayatında rakiplerinize fark atmanızı amaçlayan hızlıadam bloğunu oluşturdum.